
Allah el-Hak olunca ve Hak el-Vücûd kabul edilince sûfi metafizikçiler dini düşünceyi bu ilkeye dayandırmışlardır. Onlara göre Hak varlığın ta kendisidir. Hakk'ı herhangi bir şekilde yok sayarak düşünmek mümkün olmadığına göre zihinde O'nun bulunup bulunmamasıyla ilgili mesele gerçekte bir sorun değil, sadece insanın bir yanılsamasından ibarettir. Başka bir ifadeyle ateizm ve ona yakın durumlar, bir gerçeğe değil insanın hakikatten yoksun kalmasına dayanır. İnsanın varlığa yakınlaşmasıyla hakikate, hakikate yakınlaşmasıyla Allah'a yakınlaşması aynıdır. Bu durumda Hakk'ı sadece yaratılıştan gelen bir ilke şeklinde "var" kabul eden inançsızlığı (ateizm), düşüncenin dışına iterek işe başlamak gerekir. Çünkü Allah Hak, Hak da varlık demektir. Bunu metafizikçiler "Varlık olmak bakımından varlık Hak'tır." diye ifade ederler. Metafizik düşüncede en önemli kırılma noktalarından birisi budur. Çünkü bu tespit ile Allah'ı ispatlamak meselesi bir yana bırakılarak düşüncenin yönü insanın bu hakikati nasıl idrak edeceği sorusuna döndürülmüştür. Öte yandan Hakk'ın "varlık" olması sufiler tarafından dikkatle ele alınmış, kelime-i tevhidin en önemli tefsirlerinden birisi olarak lâ mevcude illallah, yani "Allah'tan başka gerçek varlık yoktur." ifadesi dile getirilmiştir. Lâ mevcûde illallah insan ahlâkının zirvesine işaret eder. Çünkü bu seviyede insan Allah'tan başka hiçbir maksat edinmediği için öncesinde lâ maksude ilallah (Allah'tan başka gaye yoktur) demiş olmaktadır. Bütün bunlar kelime-i tevhidin tefsir edilmesiyle ortaya çıkan düşüncelerdir. Vahdet-i vücud anlayışı da Hakk'ın Allah'ın bir ismi olmasından ortaya çıkmıştır. Varlık Hak ise O'ndan başka gerçek bir varlıktan söz edemeyiz; ne başta ne sonda! Başka bir anlatımla kadim ve hâdis (sonradan olan) ayrımına gerek olmaksızın varlık Hakk'ın varlığı olmalıdır.