
"(...) Ve seccâdende veyâhut namazı kılacağın bir mahalde, Rabb'inin huzûrunda tahdîd ve teşbîh olmaksızın, ya'nî O'nu tenzîh-i sırf ile tahdîd ve teşbîh-i sırf ile takyîd etmeksizin dur! Ve tenzîh ve teşbîhe dâir îzâhât yukarılarda geçti. Ve yüzünü nasıl Ka'be'ye çevirmekte isen, kalbini de Hakk'a çevir! Ve bu tevcîhinde vücûdda O'ndan gayri bir şey yoktur. Ya'nî vücûd veya varlık ancak Hakk'ın olup, gerek senin ve gerek senin muhîtindeki eşyânın vücûdları, hep O'nun vücûdât-ı izâfiyyesinden ibârettir. (...) İşte kendi âbidiyyetini ve Hakk'ın ma'bûdiyyetini böyle bilip Hakk'a müteveccih olursan, nazarında mâsivâ denilen mevcûdât-ı mevhûme zâil olacağından, bi'z-zarûre ibâdetinde muhlis olursun. (...) Ve namazın iftitah tekbîrini bu müşâhede içinde olduğun hâlde al! Ve Kur'ân-ı Kerîm'i kırâat ettiğin vakit, okunan âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfi ne ise, kalbini bu ma'nâda müstağrak kıl! (...)"