
"(...) İnsan bâtınî-i mahz olmaktan hâlî değildir. O da bizim indimizde hâlen ve fiilen tecrîd-i tevhîd ile kâil olandır. Ya'nî zevkan vahdet-i vücûdu müdrik olup bilcümle ef'âlinde bu zevkına göre hareket eden kimsedir ki, mecâzib-i ilâhiyyedir. Ve bu hâl ahkâm-ı şerâyi'in ta'tîline müeddî olur. Zîra Şerîat isneyniyyet zevkı üzerine müsteniddir. Halbuki bu gibi kimselerin nazarında ikilik kalmamıştır. Kâlen ve ilmen vahdet-i vücûdu müdrik olanların bu bahiste yeri yoktur. Ve biz deriz ki: Bâtınî-i mahz olup ta'tîl-i şerâyi' vartasına düşmek bizden uzaktır. Zîra kavâid-i dînden bir kâideyi hedm eden her bir şey ale'l-ıtlâk mezmûmdur. Allah Teâlâ bizi ve sizi bu vartaya düşmekten hıfz eylesin! Zîrâ bu âlem-i his ve şehâdet, dâr-ı teklîf ve mevtın-ı a'mâldir. Veyâhut insan, zâhirî-i mahz olmaktan hâlî olmayıp tecsîm ve teşbîhe müeddî olmak cihetinden söz söyler. Ya'nî Hakk'ı sûretle takyîd ve tahdîd eyler. İşte bu da bâtınî-i mahz olmak gibi şer'an zemme mülhaktır. Bu iki hâlden evvelkisi 'tenzîh-i sırf' ve ikincisi ''teşbîh-i sırf' olmakla ikisi de şer'an mezmûmdur. Ve bunun birisi ifrât ve diğeri tefrîttir. (...)"