
"İmdi ey müstemi'! Biz seni vâris-i Nebî ve takvâya mülâzım olan kimsenin hikemiyyât-ı ilâhîyyeden söylediği sözler üzerine delil talep eder bir hâlde görür isek, bu talebinden sende sıfât-ı sıdk müstekar olmadığını biliriz. Zîrâ bir kimsenin takvâya devâmı ve hudûd-i ilahîyyeyi muhafaza gayretinde bulunması ilminin sıhhatine delâlet eder. Nasıl ki, Peygamber'in mucizesini gördüğün vakit inkâra mecâlin kalmaz ve onun sıdkını mecbûren teslim eder isen, ehl-i takvâyı dahi öylece tasdik etmelisin. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyye vücûd-ı insânîde ale'l-ıtlâk şiddetle zuhûr ister. Hak Teâlâ hazretleri ahkâm-ı ilâhiyyesi ile onu tahdîd ve takyîd buyurmuştur. Eğer tahdîd ve takyîd buyurmasa idi, insanlar hazîz-i esfelde ve sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye içinde müstağrak olup maksad-ı aslî olan terakkî ve urûcdan mahrum kalırlar idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Tîn, 95/4-6) (...) Böyle olunca ahkâm-ı ilâhiyyeyi ta'zîmen nefsi hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde istihdâm etmek gâyet güçtür. Şiddetle zuhûr isteyen ahkâm-ı nefse muhalefetle, buna muvaffak olan kimse şübhesiz sâhib-i kerâmettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Hucurât, 49/13) (...)"