Tekkeye gidip gelen Fatih adlı genç bir delikanlının delâletiyle âsitaneden içeri adımını atıyor. Elbette şeyh efendinin huzuruna çıkılacak. Merhum Sefer Efendi şöyle bir bakıyor ve "Siz daha önce bir yere intisab etmişsiniz" diyor yavaşça. Ayşe Hanım, Esat Coşan Hoca'nın zikir telkinini kendi ölçülerine göre intisab saymadığı için yok diyor, ama şeyh efendi ısrarlı.
Ve Efendi tarafından dervişliğe kabul ediliyor. Lütuf. Engin ve fakat durgun bir deryanın kenarında hissediyor kendisini. Yıllardır anlayamadığı ve çözemediği karmaşık, sıkıntılı, hastalıklı şeyler burada mesele bile değildi. Nasıl oluyordu bu? Hangi kılıç darbeleri mekanizması, hangi güç dışarıda çözülemez kabul edilen bu kördüğümleri bu kadar suhuletle, nerede ise hiçbir çaba sarfetmeden halledebiliyordu? Yoksa bu kapının içinde problemin yeri mi yoktu? Dünya değişmiş, o yüzden meseleler de değişmiş olmalıydı...
O sıra Kanaat Lokantası'nın o küçük masasında hayat tecrübelerini, sıkıntılarını, hastalıklarını da anlatmıştı bana kısmen. Benim zihnim bazı mısralara, beyitlere kaymıştı. Önce Niyazî-i Mısrî, sonra Fuzûlî. İki büyük derd-âşina:
Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
Burhan sorardım aslıma, aslım bana burhan imiş.
*
Yâ Râb! Belâ-yı aşk ile kıl âşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.